Duyu Hiyerarşisini Yitirmek

Eskiler, veresiye defterine “zimem” defteri derlermiş. Üç ayların gelmesi ile birlikte, hali vakti yerinde olanlar tanınmadıkları bir semte giderlermiş. Mahallenin bakkalından zimem defterini isterlermiş. Durumuna göre defterden sayfa ya da sayfalar kopartarak bakkala hesaplatırlarmış. Hesabın sonunda çıkan borcu ödeyerek o semti sessizce terk ederlermiş. Ne bakkal, ne borcu ödeyen ne de borcu ödenen birbirlerini bilmezlermiş. Borcu olan kişi, borcunun ödendiğini öğrenince hayırsever kişinin gıyabında hayır dualar edermiş.

Doğduğunda beş duyu organına sahip insan, yaşadıkça ya duyu organlarını kaybeder ya da duyu organlarının sayısını artırır. Yaşadığımız çağa, “duyu organlarının azaltıldığı çağ” denilse herhalde yanılmış olmayız.

Yaşadığımız çağ, tek bir duyu organından beslenmektedir: Görme. Diğer duyu organlarının devrede olmadığını, televizyon karşısında kalmış çocuklara bakılarak anlaşılabilir.

Dokunma, tatma, koku alma, işitme ve görme anne karnındaki bebeğin doğmadan önce donandığı duyulardır. Anne karnında en son gelişen duyu, görme duyusudur. Görmek, bir insan için en son ihtiyaç duyacağı duyudur.

Duyu hiyerarşisini sekteye uğratan zamanlarda yaşıyoruz. Görme duyusunu önceleyen bakış açısı, diğer duyuları hiç dikkate almayacaktır. Gözü merkeze almak, görsel olanı merkeze almak demektir. Görülmeyeni/görülemeyeni dikkate almamak, görsel çağın en belirgin özelliği haline geldi.

Görseliniz yoksa yaşadığınıza dair kanıtınız da yok demektir. Oturduğunuz ev, bindiğiniz araba, giydiğiniz elbiseler, katıldığınız sosyal etkinlikler görselinizi belirleyen en önemli etmenlerdir. Yatay haliniz, görsellerinizin sayısını artırır. Dikey halinizde ise yüzünüzü yeryüzüne değil de gökyüzüne çevirmeniz, görsellerinizin sayısını azaltan bir durumdur.

İşitme duyusunu kaybetmiş çocuklarımız, hikayeler, darb-ı meseller, masallar dinleyemez haldeler. Beş duyu organı ile doğup da tek duyu organı ile yaşayan başka bir varlık yoktur herhalde. Bir aslan, doğuştan kendisine verilen bütün duyu organlarını ölene kadar kullanır. Ama insan, doğuştan kendisine verilen duyularını terk eden bir varlıktır.

Eskiden, görülmek ve bilinmek istenmeyen bir durumdu. Somuncu Baba, bilinmeyi hiç istememişti. Şimdi ise herkesin bilinmeyi istediği bir çağda yaşıyoruz. Bu çağda, zimem defterinin sayfalarını hesaplatıp ödeyen bir insan kendine yer bulamaz. Görülmemek ve bilinmemek için çaba gösteren insanlar, görülmek ve bilinmek için çaba gösteren insanlara yerini terk edeli çok oldu herhalde.

Modern eğitim, gözü merkeze alarak müfredat geliştirme çabası içerisinde. Her şeyi göz seviyesine indirgemeğe çalışan bu yaklaşım, duyu hiyerarşisini dikkate almaz oldu. Çok bilinen bir tabirle bizim medeniyetimiz göz medeniyeti değil, söz medeniyetidir. Söz, kulağa, göze, gönle söylenir.

Göz, en fazla manipülasyona açık duyu organıdır. Gözü, manipüle etmek daha kolaydır. Etrafımızda hırsız olanla hayırsever olan ayırt edilemez durumdadır. Takım elbiselerin içerisine gizlenmiş olan kötülük, gözle tespit edilemez hale geldi.

Gönül, görme duyusunu yitirdiğinden beri her şey birbirine karıştı. Şuan her şey görülebilir konuma getirildi. Dünyada görülmemesi gereken nice şeyler görselleştirildi. Evlerimizde ve gönüllerimizde kalması gereken en mahrem alanlarımız, gösteri çağının malzemesi oldu.

Her şeyi görmeye alıştırılmış çocuklar, görmediğine de inanmamaya başladı. “Gösterirseniz öğrenirim” uygulamasının “gösterirseniz inanırım” anlayışına dönüştüğünü artık görmek gerekir.  

Yaşadığımız coğrafya, görmediğimiz halde inandığımız binlerce yıllık değerleri barındırır. Gönülleri kan pompalayan kalp olarak gören zihniyet, bu topraklarda artık yabancılık çekmiyor. Gelinen bu son noktada durup düşünmek gerekir.     

Kadim zamanlarda iyilik örtülerek, gösterilmeden, hissettirilmeden yapılırdı. Zimem defterlerindeki hesabı kapatan insanlar, bilinmek istemezdi. Sağ el ile sol el, yapılan iyilik hakkında hiç konuşmazlardı. 

Önceden, kötülük de bilinmek istemezdi. Saklanırdı. Şimdi ise, kötülük saklanma ihtiyacı hissetmiyor. Sürekli kendisinden bahsedilmesini istiyor. Hatta iyilik adı altında yapılanlar bile bilinmek istiyor. İyilik yapıp denize atma dönemleri çok gerilerde kaldı.  

Bu toprakların değerleri ile akıl baliğ olanlar, ekmeği seçerken dokunmak ister. Ekmeğini gözle seçmez. Gördüğü ekmeğe güvenmez. Dokunduğu ekmeğe güvenir. Gördüklerine değil de duyduklarına daha çok inanır.

Ekmeğe dokunulduğunda hijyeninin (!) bozulduğu meselesi, bu topraklarda çok yeni bir meseledir. Bu mesele bir sonuçtur. Kaybettiklerimizin bir sonucudur.

Biz değerlerimizi gördüklerimize göre değil de, duyduklarımıza göre inşa ederiz. “Dediğini yap, yaptığını yapma” denmesi, tam da bu duruma işarettir.

Çocuklarımız, beş duyu organı ile doğmakta fakat tek duyu organı ile yaşamaktadır. Bilgisayarlar, televizyonlar tek duyu organından beslenirler. O da göz. Dünyayı anlamak için sadece gözlerini kullananlar, manipüle edilmeğe en müsait varlıklar haline gelirler. Manipüle edilenlerin de bir duruşu olmaz. İlkeleri olmaz.

Çocuklarımızın kaybettiği duyularını geri kazanmanın yollarını aramak, eğitimin ilk amacı olmalıdır.


İbrahim Güler
Okul Müdürü